OKU

Evrende her şey değişip gelişmiş, ben öylece kalakalmışım,
Şimdi anlıyorum dostum, meğer yerimde saymışım
Bir sırdan bahsediyorlar, sırrın sahibine şaşmışım
Bu sırrı herkes biliyor da, dünde yaşayan bir ben safmışım.
Oku diye emrediyor âlemlerin mürebbisi insanoğluna.
O emredince anlamsızca başıboş duran harfler anlam taşımaya başlıyor. Parçalar mana kazanıp, bütüne ulaşmanın basamakları oluşuyor.
Oku emriyle şeyler yoktan var olup ruha giden kalbin kapısı oluyor.
Öyle değil mi? Kişinin Kalbi Allah’ımızın evi, Rabbimizi bulmak isteyen kalbine baksın. Rabbini bulmak isteyen oku emrini miyar edinsin
Oku emriyle varoluşumuzun anlam kazanması, dillere nakşediliyor. Karanlığın zulmüne bir ışık yakıyor ve varlığa şuur nurunu yerleşiyor.
Oku ey insanoğlu!
Bu yeniden varoluşun kutlu daveti, ey insan okumak için seni seçtim hitabıyla seçilmişliğin mükemmel nidası. Sen yoktun, âlem yoktu, yokluktan varlığa giden bu nimetin parçası olduğunu bilerek oku.
Allahü Teâla “Ben bir hazineyim, bilinmek istedim de âlemi yarattım” buyurarak zatının tanınması için okumayı öğretti bizlere ve insan vasfını bahşetti meccanen kimliğimize. Düşünsene bir taş olarak yaratılsaydık ya da bir böcek, kim hayır diyebilir di bu anlam dirilişine.
Belli ki Hz. Allah’ımız yeniden uyanış için bir fırsat daha bahşediyor bizlere ve en sevdiğimize ümmet kılıyor. İlk emriyle cahilliğin bu ümmette vasıf olmaması gerektiğini, Müslümanın cahil olmayacağını işaret buyuruyor. Razı değil yaratılış tablosunda insanların oluk oluk cehenneme sürüklenmesine ve bir fırsat daha veriliyor bizlere oku emriyle.
Oku ey insanoğlu!
Kâinat bir şiir misali, okumanı bekliyor senin. Dağ taş, gece gündüz, yer gök okunmak için beste beste seni bekliyor. Hiçbir şey öylesine yaratılmış değil, her şeyin bir anlamı, bir yeri, bir manası var. Aç gönül gözünü ve dikkatlice bak gördüklerine nice anlamlar seninle.
O kadar isyana rağmen oku emri bir ümit nidasına dönüşüyor. Ben bu emirle senden ümidimi kesmedim ey insan sende ümidini kaybetme buyuruyor Rabbimiz ve acziyetin zemininde huzura varıyoruz okumasını bilemeden hece hece
Ben okuma bilmem buyurunca Sevgilimiz üç kez inşirah suyu ile yıkandı kalbi de okuyuverdi anlatılmak istenenleri. O günden sonra okumak kalbin inşirahı oldu, yüreğini açıp sahibine teslim etmenin yoluydu. Ben yapamam, okumasını bilmem diyenlere üç kez denedin mi demenin anahtarı oldu.
Allah’ın adıyla oku, her işin sahibi, yokluğu varlığa tebdil eden o, onun adıyla başlamayan her okuma ya yarım kalır ya da zehre munkalip olur.
Allah’ımız insan ve alak kelimesini aynı cümle içinde kullanıyor, anlayın ki kudretimle bir kan pıhtısından insanoğlunu yarattım da içine âlemi dürdüm ve insan vasfına ulaştırdım.
Bu ne büyük bir ihtişam, bu ne büyük bir kudret, bir cümlede bile iki zıttı kemale erdiriyorsun ya rab.
Bu gün yapılan tüm çalışmalar ısrarla bu emrin yerine getirilmesi gerektiği görüşünde hem fikir. Okuma hakkında binlerce çalışma ve makale okumanın gerekliliğini ispatlanmış vaziyette. Okuyan insanın zihinsel sürecinin devamlı geliştiği bu yüzden de kendi iç âlemini daha iyi anlayabileceğini satır satır anlatılmakta. Okuyan insanın hayat kalitesi, okumayan insandan çok daha fazla olduğu tüm çalışmaların ortak noktası.
Ama insanoğlu hala uykuda
İncil ilk emir olarak, Sev dedi. Hıristiyan sevmedi
Tevrat öldürme yaşat dedi. Yahudiler öldürmeyi seçti
Kuranı Kerim oku dedi. Müslüman okumayı terk etti.
Sen böyle güzelken bana söz düşmez. Bakma böyle yazılar yazdığıma, ben aslında Oku! Emrine amade seni okuyorum sevgili. (Hz. Mevlâna)
Hz. Allah’ımız önce kalemi yarattı ve biz kullara okumamız için yaz emrini verdi. Mehmet TEKİNER hocamın “Kış Üzümü” kitabında da dediği gibi galiba bu yüzden kalemle insanın bir bağı oluştu.
İnsan kaleme, kalem de insana ne çok benziyor. Yalnızca şekil ve boyut nispetiyle değil bu benzerlik, çok daha fazlası var. Kalem mürekkeple can buluyor, insan kan ve ruhla. İkisinin de içinde ne varsa ağzından dökülen o. ikisi de ardında iyi kötü bir iz bırakıyor. İkisi de kelimelerle yaşıyor ve ikisi birbirine çok yakışıyor.
İnsan kalemi ister yontsun, ister açsın. Kalem insanı yazıyor, insan onu yapıyor.
Kalem-insan benzerliği tesadüfle açıklanamayacak kadar hakikat. Bu bir sır-ı kader.
Kaleme ‘yaz’ emrini veren, insana ‘oku’ buyuruyor.
Kalemin eseri önce bir nokta. Yeryüzü sathına bir damla olarak aksediyor ilkin. Bütün defterler, bütün kâğıtlar onun için var. Kâğıdın yüzünü ağartıyor. Eseri “karalama” değil, “aklama”.
Zamana karşı direnemiyor. Yaşadıkça güçten düşüyor, yıpranıyor. Arada tıraş olma ihtiyacı bile hissediyor.
Kırılıyor, demek ki bir kalbi var. Bir kere kırıldıktan sonra eski haline kolay kolay dönemiyor. Bir hükümlünün idam kararını açıklamak için eskiden beri kalemi kırılıyor.
Soğuduğunda çalışmıyor. İlla ki ısıtmak gerek. Öperek veya nefes vererek… Ya da “hu” diye üfleyerek…
Dolu olanı işe yarıyor. İçi boş olanı geri dönüşüme gidiyor.
Dolduruşa geleni bile var: Dolmakalem!” Genellikle bürokraside ve devlet dairelerinde kullanılıyor. Kalitelisi pahalı ve az bulunuyor. Piyasaya ise ucuzları hâkim. Bu türün yazdığı yazıdan ziyade mürekkebi sıkıntı çıkarıyor. Lekesi de kolay kolay çıkmıyor.
Ensesi kalın olan da var. Tahtaya yazan mesela! Mecburen kullanılıyor. Yalnızca kalabalıkların karşısında iş görüyor.
Kamış olanı da var, odundan yapılanı da. Fakat çoğu plastikten oluşuyor.
Son zamanlarda şekilden şekle gireni, eğilip büküleni bile yapıldı.
Üzerine reklam alıyor. Tanımadığı, bilmediği bir sürü kelimeyi öylece göğsünde taşımaktan çekinmiyor.
Her yere yakışmıyor. Mesela tekel bayine. En güzel ise kalbin üstünde, göğüs cebinde duruyor
Bazen yazarken ses çıkarıyor. Mesela hattatın eline gelince güzel bir eser ortaya koymak için inliyor
Bazısının başını okşadığınızda çalışıyor, bazısının ise kulağını çevirdiğinizde.
Bazılarının yazdıkları hiç silinmiyor, bazısı ise yanlış yaptığı zaman bir silginin huzuruna varıp yardım istemekten çekinmiyor.
Süslü olanı da var. Ancak bu, dolu olduğu veya güzel yazdığı anlamına gelmiyor.
Bir fiyatı var, bir de değeri. Kalabalıklara karışan işportaya düşüp ucuza gidiyor. Kaliteden taviz vermeyen ise yüksek fiyattan alıcı buluyor
Kitaplarla yan yana, kol kola durmayı pek seviyor. Buna rağmen büyük marketlerde deterjan kokulu raflarda ıstırap çekenler de oluyor.
Hayatı iğne ucu kadar bir şeye bağlı! Bazısı 0,5 bazısı 0,7. Daha kalını pek tutulmuyor.
Sevdiğiyle deneniyor, imtihan ediliyor.
Şair:
“Oysa ben ne zaman bir kalem alsam kırtasiyeden,
Onu hep senin isminle denedim.” diyor.
Kalbinden yükselen sesleri, içinden dökülenleri ille biriyle paylaşacak. Yoksa hayata küsüp gidiyor, yaz(a)maz oluyor.
Az daha unutuyorduk!
Bazen öyle lazım oluyor, öyle lazım oluyor ki! Sağı ara yok, solu ara yok. İhtiyaç zamanında etrafta görünmüyor.
Tıpkı insan gibi.
İnsan da böyle değil mi? Bir tükenmez kalem gibi hiç tükenmeyeceği vehmiyle yaşasa da kısa zamanda tükenip gidiyor. Pek çoğu hayallerini gerçekleştiremeden hatta yolun yarısına bile gelmeden kayboluyor. En büyük korkusu yaşarken ölmesi, yitip gitmesi. Tükenmekten ziyade kaybolmaktan korkuyor.
Hani tezgâhta sergilenen kalemler için “tükenmeden alınız” diye söylüyorlar ya… İnsan için de “tükenmeden olunuz!” buyuruluyor.
Hz. Allah’ımız önce kaleme yemin ediyor sonra da ona yazdıklarına. Bu yüzden okuyanlar hep yükselenler oluyor, çünkü kitapla kalemi buluşturanlar hep gerçeği görüyor.
Hadi geç değil, çek şimdi bir besmele
Önce Hz. Allah’ımızı oku sonra onun yarattıklarını.
